16 Ağustos 2017 Çarşamba

Zeynep Altıok: Yeni nükleer facialar olabilir

CHP’li Altıok İzmir Gaziemir’de bulunan nükleer atıkların yerinde geri dönüşümüne izin verilmesine tepkiler gösterdi.
Zeynep Altıok: Yeni nükleer facialar olabilir
CHP Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok İzmir Gaziemir’de bulunan nükleer atıkların yerinde geri dönüşümüne izin verilmesine tepkiler gösterdi. Altıoklar Turanlar A.Ş.‘nin  Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Sahanın Temizlenmesi ve Elde Edilen Kurşunun Geri Kazanımı projesi ile ilgili olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunduğu ÇED Raporunun onaylanmasına tepki göstererek ÇED raporunun çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini ifade etti.
2007 yılında İzmir Gaziemir İlçesi’nde geri dönüşümle kurşun üretimi yapan bir fabrikanın arazisinde nükleer atık depolandığı ortaya çıkmış, olayın basına 2012 yılında yansıması ile kamuoyunun ancak bilgisi olmuştu. Bulunan radyoaktif atıkların ‘’Europium 152’’ adı verilen bir malzemeden bulaşmış olabileceği rapor edilmişti.
RADYOAKTİF TEMİZLİĞE ÇED ONAYI!
2014 yılında nükleer atıkları temizlemek için görevlendirilen şirketin, atıkları gelişigüzel bertaraf etmeye çalışması sonucu, EGEÇEP öncülüğünde hukuki mücadele başlamış ve süreç sonucunda radyoaktif temizliğin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) alınarak yapılması yönünde karar verilmişti. Görevlendirilen, Turanlar A.Ş.‘nin  Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Sahanın Temizlenmesi ve Elde Edilen Kurşunun Geri Kazanımı projesi ile ilgili olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunduğu ÇED Raporu ise, 10 Ağustos 2017 tarihinde onaylandı.

Verilen ÇED raporunun çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini ifade eden Doğa ve İnsan Haklarından sorumlu CHP Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok önemli açıklamalarda bulundu. Zeynep Altıok “Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na bağlı CNAM, Europium 152 maddesinin ancak nükleer santrallerdeki nükleer çubuklardan bulaşabileceğini ve bu malzemenin ise Türkiye’ye girişinin yasak olduğunu belirtmişti. Şu ana kadar, bu maddenin Türkiye’ye nasıl ve nereden geldiği hala açığa çıkarılamadı. Önlem olarak etrafı sadece tel örgü ile çevrilen ve yüzeydeki radyasyon seviyesini düşürmek amaçlı üzerine toprak serilen arazide, beş yıldır başka hiçbir bir radyoaktif temizlik işlemi yapılmadı. Ayrıca, bu süreç içerisinde yer altı su kaynaklarına bulaşıp bulaşmadığına dair hiçbir bilgimiz yok.  Verilen ÇED raporu, nükleer atıkları bertaraf etmekten ziyade, bulunduğu alanda kurşun ve diğer maddeleri  ayrıştırarak geri dönüşüm yapılaması için verilmiş. Yani Gaziemir’de yeni bir geri kazanım tesisi kuruluyor. ÇED raporundan ziyade “rant” raporu olmuş. Radyoaktif bulaşmış malzemenin mahalleden alınıp, şehirden uzak bir bölgeye taşınması ve ayrıştırma işlemlerinin orada yapılması gerekirken, aynı fabrikada yapılacak.  Bununla ilgili EGEÇEP’in ve uzmanların uyarıları dikkate alınmamış. Ayrıştırma işlemleri sırasında yayılacak serpintiler binlerce kişiyi etkileyebilir. Yeni facialara yol açabilir. Bu nedenle, geri kazanımdan ziyade bilimsel metotlarla radyoaktif temizlik yapılarak bölgenin atıklardan kurtarılması gerekiyor” dedi.
'İTİRAZLAR DİKKATE ALINMADI! ATIKLARIN GERİ KAZANIMINDAN VAZGEÇİLMELİDİR!'
Konu ile ilgili açıklama yapan EGEÇEP temsilcisi avukat Arif Cangı ise, ÇED’e yönelik görüşler ve itirazlarını beyan ettikleri toplantıdan çıkarıldıklarını ifade ederek, “Toplantı tutanakları istemimiz “özel hayatın gizliliği” ibaresi altında bize gönderilmedi ve süreçten dışlandık. Bu gün gelinen noktada ise Gaziemir’deki nükleer bulaşıklı atıkların bertarafına yönelik olarak düzenlenen Halkın Katılımı Toplantısı’nda sivil toplumun itirazları dikkate alınmadan ÇED’i onaylanmış bir uygulama süreciyle karşı karşıyayız. Sivil toplumun itirazları dikkate alınmadan salt İnceleme Değerlendirme Komisyonu’nun yaptığı incelemeye göre karar verildi” dedi.  Arif Cangı, bu aşamadan sonra bağımsız bilim insanlarının, mahalle temsilcisi ve olayı başından beri takip eden EGEÇEP temsilcisinin, İzmir Valiliği bünyesinde oluşturulacak İzleme Denetleme Komisyonu’na katılmasına izin verilirse yaşamsal risklere maruz kalınmasının önüne geçilebileceğini belirtti.  Cangı, kurulacak tesiste ayrıştırmadan vazgeçilmesi gerektiğini ve radyoaktif bulaşıklı atıkların % 90 oranında alandan uzaklaştırılarak Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim (ÇNAEM) kontrolünde saklanması gerektiğini ifade etti.  (HABER MERKEZİ)
ÇEVRE    16 Ağustos 2017 15:48       

15 Ağustos 2017 Salı

Ekoloji Mücadelesinde Güncel Durum Dosyası (4) Yeni bir ‘asabiyet’e ihtiyacımız var!

Dosyamızın son sayısında görüşlerine yer vereceğimiz ekoloji örgütü Muğla Çevre Platformu.
Hazırlayan
Özer AKDEMİR
Yeni bir ‘asabiyet’e ihtiyacımız var!
Dosyamızın son sayısında görüşlerine yer vereceğimiz ekoloji örgütü Muğla Çevre Platformu. Muğla Çevre Platformu, özellikle koruma altındaki alanların imara, sanayiye, madencilik ve enerji faaliyetlerine açılmasına dönük girişimler karşısında yoğun bir mücadele süreci yürütürken, diğer taraftan Bodrum’da RES, Yatağan’da kömür ocakları ve termik santrallere karşı verilen yerel mücadelelerin de öncülüğünü yapıyor.
SORULAR
1. Mücadele ettiğiniz soruna dair kısa bir bilgilendirme yapar mısınız? Konusu, ne zaman başladığı, karşı çıkışınızın temel nedenleri vs...
2. Mücadelenizin hukuki süreci ve fiili mücadele boyutu ile ilgili güncel durumu hakkında bilgi verebilir misiniz? 
3. Bugünkü hukuksal süreçlerle mücadelenizin başarıya ulaşabileceğini düşünüyor musunuz? Hukuk arayışının maddi boyutunun insanları bir hayli zorlayıcı bir noktaya geldiği konusundaki görüşlere katılır mısınız? Sizleri ve mücadelesini doğrudan etkileyen hukuksal gelişmelere dair deneyimleriniz var mı? (Kazanılan ama uygulanmayan bir mahkeme kararı,  değiştirilen bir yasa-yönetmelik vs...)
4. Sizlerin ve ülkedeki diğer ekoloji mücadelelerinin en önemli sorunları ve bunların çözümüne dair görüşleriniz neler?
5. Ekoloji mücadelelerinin birleştirilmesi, ortak bir örgütlenme ve mücadele çizgisi ile daha etkili bir şekilde direnilip başarıya ulaşılabileceğine dair görüşlere katılıyor musunuz? Yanıtınız olumlu ise bu birlik nasıl olacak-olmalı? Yolu, yöntemleri, ana ilkeleri nasıl belirlenmeli?

Muğla Çevre Platformu:
1. 2016 yılı Aralık ayında, çevre koruma statülerinde değişiklik öngören 31 adet pafta Muğla Büyükşehir Belediyesine gönderildi. Söz konusu değişiklikler, Muğla ili doğal sit alanlarını kapsamaktaydı ve “Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik” ile “Doğal Sit Alanlarının Değerlendirilmesine İlişkin Teknik Esaslar” çerçevesinde, Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca, dört mevsimi kapsayan “Dört Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma” başlığı altında yeniden yapılan bir değerlendirme raporuydu.  Binlerce yıldır bizim de parçası olduğumuz doğal yaşama ve onun bütüncüllüğüne yapılmış ve yapılacak her türlü müdahaleyi reddediyoruz. Bu bütünlüğü bozan, onu parçalara ayıran, bize göre yeniden tasarlayan ve yöneten her türlü ‘bilimsel’ çalışmayı reddediyoruz. Bu itirazımızı bir arada ve daha güçlü ifade etmek ve duyurmak için birleştik ve bir platform oluşturduk. Bir ‘bilimsel’ çalışmanın yerine başka bir bilimsel çalışma önermiyoruz. Tam tersine bu alanın salt bir bilimsel çalışma alanı olmadığını savunuyoruz. Bu orada yaşayanların da nasıl yaşayacaklarına karar verecekleri sosyal bir alandır. Her yörenin insanı yıllardır içinde yaşadığı doğal çevreyle kurduğu uyum çerçevesinde nasıl yaşayacağını ifade etmekte özgür olmalı ve tüm karar süreçlerine katılmalıdır.
Muğla ilimiz, her yönden; doğal ve tarihsel açıdan çok zengin bir bölgede yer alıyor. Türkiye’nin en uzun deniz kıyısı olan ili. Hem Ege hem de Akdeniz’de kıyıları olan, onlarca medeniyetin gelip geçtiği bir bölge. Hal böyle olunca da iş, sadece yerel ve ulusal değil, küresel bir boyut kazanmakta. Sadece kendi bölgemize, doğamıza, kendi insanımıza değil, tüm dünyaya, dünyanın geçmişine ve geleceğine karşı sorumluluğumuz var.
MUÇEP olarak ve giderek güçlenerek, bölgemizi tüm doğal ve tarihsel zenginlikleriyle korumak için ne gerekirse yapacağız. Zor ve uzun bir yolda olduğumuzun farkındayız. Türkiye’nin henüz yasal ve meşru bir yolu bulunamadığı için bir türlü tamamen ranta açılamayan ve talan edilmeye uğraşılan bu güzide bölgesini, gücümüz yettiğince müdafaa edeceğiz!
2. MUÇEP fiili mücadelesini bir platform yapılanması içinde sürdürmektedir. Kuruluşundan itibaren her ay bir ilçede olmak üzere, Ula-Akyaka, Marmaris, Milas, Fethiye, Menteşe, Bodrum ve Datça’da yedi Meclis Toplantısı yapmıştır. Bu toplantılara yerel katılımlarla birlikte Meclisin üyeleri katılmaktadır. MUÇEP Meclisi pratik faaliyetlerini Komisyonlar ve Çalışma Grupları içinde sürdürmektedir. Bilim, Hukuk, Medya, Halkla İlişkiler ve Uluslararası İlişkiler Komisyonları vardır. MUÇEP Sekreterliği hem MUÇEP içi hem de MUÇEP Bileşeni Dernek ve Kent Konseyleri, Birlikler gibi diğer yapılar arası ilişkileri kolaylaştırmaktadır. MUÇEP kuruluşundan itibaren birçok etkinlik düzenlemiş ya da katılmıştır; bunları mucep.org sitemizde bulabilirsiniz.
3-Artık değil. Devletin, ülke yönetiminin ve yargının her zaman tartışa geldiğimiz standart ve bildik sorunlarını tartıştığımız ‘normal’ bir dönemde yaşıyor olsak ve her şeye karşın bir hukuk, adalet sistemi işliyor olsa bunu tartışabilirdik. Maalesef artık ülkemizde bağımsız, işleyen bir yargı sisteminden ve adaletten bahsetmek mümkün değil. Yürütmenin tüm yetkileri; içinden geçildiği iddia edilen bu ‘zor’ süreçte, herkes için en iyisini düşündüğü ve hepimizi bu ‘zor’ günlerden nasıl geçireceğini en iyi onun bildiği bir kişiye verilmiş durumda. Bu ‘zor’ günlerde yasama bu liderin gerekli zamanda gerekli adımları atmasını engelleyen bir ayak bağı olarak görülüyor. Adalet gereksiz bir lüks; yargı ise, bu lidere biat etmeyenleri hizaya sokmaya yarayan bir araç. İnsan hakları ve doğal yaşam savunucuları pervasızca terörist olmakla suçlanıp, tutuklanabiliyorlar. OHAL ve KHK rejimi ülkeyi bir şiddet sarmalına sürüklemiş durumda. 
4-Eski söz, ‘insanlık tarihi önüne çözebileceği sorunları koyar’ diyor. Başka ifadeyle, insanlık sadece çözmeye hazır olduğu sorunları çözer. Ya da ‘çözülmüş’ sorunlar ‘hazır’ olunan sorunlardır. Buradaki anahtar sözcük, ‘hazır’ olmak. Nasıl ve neye hazır, hazırlıklı olmak gerekiyor? Hazır olduğumuzu nasıl anlayacağız? Hazır olunduğunu anladığımızda ne yapacağız? Hazır olunduğunda sorun kendiliğinden ‘birdenbire’ çözülecek mi, yoksa uygun bir müdahale mi gerekecek? Daha da önemlisi çözülecek ‘sorun’ nedir? Bir durumun ‘sorun’ olduğunu nasıl anlarız?
 
Sorun ‘çözülüp’, ortalık yatışıp, toz duman dağıldıktan sonra aslında ne olduğunu anlamak nispeten kolaylaşır. ‘Ba’de harab-ül Basra!’ Ustalık sürecin hem öznesi, hem de nesnesi olunan durumda ne olduğunu anlayabilmekte. Bu nedenle tarih bir ‘bilim’ken, politika ‘sanat’ olarak değerlendirilir. Politikada doğru ve yanlış yoktur, ‘uygun’ vardır. Sonrasına tarih karar verecektir.
Bizim de yeni bir ‘asabiyet’e ihtiyacımız var. Geçmişin asabiyetlerinden, ‘mem’lerinden ders alan, onları koruyan ve geleceğe aktaran yeni bir asabiyete…
5-Eski Çağ ve Antik Çağ’daki ilk düşünürlerden sonra, özellikle Atina’nın yükseliş döneminden itibaren insan düşüncesi ve felsefe, hemen sadece insanlar arasındaki ilişkilerin tanımlanması, düzenlenmesi ve değiştirilmesi üzerine kuruldu. İnsanoğlunun, topluluklar olarak var olması, yerini bir toplum olarak var olmaya bıraktıkça; bu toplumun varlığını sürdürmesi için gerekli üretim ile bu üretimin yapılma biçimi üzerine ortaya çıkan toplum biçimlerinin ve insan ilişkilerinin düzenlenmesi filozofların asıl derdi oldu.


Bu üretim, insanoğlunun içinde var olduğu doğaya karşı bir yaşam mücadelesi ve giderek bir üstünlük savaşımı olarak tanımlandı. Bu temel üzerinde şekillenen düşünce ve toplum yapısı, mantıksal bir sonuç olarak; insanoğlunun varlığını, doğanın önce yanında, sonra karşısında ve en sonunda da üstünde tanımladı. En idealistinden en materyalistine kadar tüm filozoflar ve tüm felsefe biçimleri ile tüm dinler sonra da tüm bilimler sadece insan için doğa ve öncelikle insan - insan ilişkisi üzerinde durdu. Ama asıl olarak, ‘Aydınlanma Çağı’ ve ‘Sanayi Devrimi’ sonrası; yani insanoğlunun doğa ile olan ‘savaşını’ resmen kazanmasından sonra, kabaca son otuz-kırk yıl öncesine kadar, kazandığımız bu büyük savaşın coşkusuyla ve tüm muzafferliğimizle artık tamamen kendimize, insana, sadece insana döndü düşünce sistemimiz. Tüm felsefeler ve artık onların yerini almaya başlayan bilimsel düşünce ile bilim yapma tarzımız asıl olarak insana odaklandı. Ancak, coşku yatışıp da kendimize gelmeye, kazandığımız zaferin yarattığı enkazı fark etmeye başladığımızda; aslında doğayla birlikte o sevgili insanoğlunu da yendiğimizi ve ortaya bir ucube çıkardığımızı anladık. Aklı başında kalan herkes, o gün bugün bu ucube ile uğraşıyor. Ele geçirdiği güçle bizzat kendisini yok etmemesi için bu canavarı kontrol etmeye çalışıyor.
Ne var ki, artık başka bir dünya yaratmadan bu kontrolü ilelebet sürdürmenin olanaklı olmadığı anlaşılmaya başladı. Bu ‘güç’ ne kadar dizginlenilmeye çalışılırsa çalışılsın, her an tamamen kontrolden çıkmak üzere kendi yarattığı sona doğru ilerleyişini sürdürüyor.
Biz de kendini bu şanslı topluluk içinde gören bireyler olarak, bu sürece katkıda bulunmak; bu ‘nasıl’a aranan yanıta katkıda bulunmak için bir araya gelebiliriz; öğrenebilir ve mümkün olduğuna inandığımız bu yeni dünya için önereceğimiz modeli paylaşabiliriz. Önce kendimizi yeniden tanıyıp, tanımlayabiliriz. Madem ki, her tür düşüncenin bir yaşam biçiminin yansıması olduğuna inanıyoruz; sahip olduğumuz tüm bireysel ve kişisel değerlerin özgürce ortaya çıkacağı, birbirini güçlendireceği bir yaşam birliği kurabiliriz. Benzer yaşam biçimlerini oluşturan benzer yaşam birlikleriyle birlikte adım adım, ama azimle ve kararlılıkla gerçekten yeni bir dünyaya doğru yol alabiliriz. Ancak, bu yaşam birlikleri, uğruna ‘mücadele’ ettikleri ekolojinin en temel özelliğine, yani yerelliğe sahip olmalı. Doğa yerel işler.
SON
  Son Düzenlenme Tarihi: 15 Ağustos 2017 13:13

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Cerattepe’deki maden tahribatı yerinde görüntülendi

Muhabirimiz Özer Akdemir halka ve bilime rağmen izin verilen Cerattepe'deki madenciliğin yarattığı kirliliği yerinde görüntüledi.
Özer AKDEMİR
Artvin
Cerattepe’deki maden tahribatı yerinde görüntülendi
Bir grup gazeteci ve belgesel ekibi Artvin Cerattepe’de yapılan bakır-altın işletmeciliği ile ilgili bölgede incelemelerde bulundu. Artvinlilerin tüm karşı çıkışına rağmen maden işletmesinin Cerattepe’ye iyice yerleştiği ve üretime hazır hale geldiği görülürken, bölgede yarattığı çevre kirliliğinin ise şimdiden ciddi boyutlara ulaştığı gözlemlendi.
TAHRİBAT KORKUNÇ OLACAK
Yeşil Artvin Derneği ve İstanbul Artvinliler Vakfı tarafından gerçekleştirilen iki günlük Artvin Cerattepe gezisine 20’nin üzerinde gazeteci ve belgeselci katıldı. Cuma akşamı Yeşil Artvin Deneği’nde yapılan bilgilendirme toplantısında Yard. Doç. Dr. Oğuzhan Kurdoğlu Cerattepe’de yapılmak için hazırlıkların sürdüğü madencilik projesi ile ilgili bilgiler verdi. Madenci şirketin sadece bakırı alacağız demesine rağmen aynı yörede bulunan altını da alacağını belirten Kurdoğlu, madenciliğin yörede yaratacağı tahribatın korkunç olacağını aktardı. On binlerce ağacın yanı sıra, çok önemli bir orman ekosisteminin yok olacağı, suların kirleneceği ve yöreyi birçok çevre felaketinin beklediğini ifade eden Kurdoğlu, madencilerin ÇED raporlarında da birçok çelişkinin bulunduğunu dile getirildi.
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, bulut ve açık hava
DERELER KİRLENDİ 
Ertesi gün arazi araçlarıyla Hatila Vadisi Milli Parkı’na yapılan gezide ise hem yörede yaşayan vatandaşların bir yılı aşkın bir zamandır yapılan madencilik faaliyetlerinden nasıl etkilendiğinin hem de bu kadar kısa bir sürede çevreye ne şekilde bir etki yaptığı sorusuna yanıt arandı. Vadi içinde tarımla geçinin vatandaşlar Cerattepe’de yapılan madencilik nedeniyle derelerin kirlendiğini ve meydana gelen tozun ürünlerini üzerine yapıştığını dile getirdi. Bu bölgede tarım ve hayvancılık yaptığını belirten Mevlüt Altınbaş Hatila Vadisinin içinden gelen ve arazisinden geçen derenin bir anda süt beyazlığında akmaya başladığını söyledi. Altınbaş, “79 yaşındayım, bu yaşıma kadar böyle şey görmedim. Madencilik başlayınca oldu. Biz tepki gösterince suyu geceleri vermeye başladılar. Hayvanlara su içiremiyoruz, sebzelerimizi sulayamıyoruz” dedi.

ARICILIK BÜYÜK ZARAR GÖRÜYOR
 
Artvin Bölgesi Ormancılar Kooperatifi Başkanı Hasan Yaşar Hatila Vadisinin Kafkas arı ırkının gen koruma alanında bulunduğunu ve yörede bal üretiminin önemli bir geçim kaynağı  olduğunu belirterek, “2200 kovan arımız var. Bakanlıktan da hibe kredi alarak gerekli tesislerimizi bitirdik. 5000 koloni yaşayacak kadar nektar var bölgede. Hatila Vadisinde kıyamet kopmadığı sürece bu arıcılık sürecektir. Oysa madenin ömrü ne kadar? Üstelik tam verimle buradan yılda 5 trilyon kazanılabilir, maden ile kazanılacak parayı sadece balla kazanabiliriz. Madencilik yapılırsa hem kalite hem bal üretimi çok olumsuz şekilde etkilenecektir” dedi. 
900 BİTKİ TÜRÜ VAR 90’I ENDEMİK

Hatila Vadisinin 1994 yılında Milli Park ilan edildiğini aktaran Yard. Doç. Dr. Oğuzhan Kurdoğlu; şunları söyledi “Bir tarafta Murgul komşu Kaçkar Dağları da diğer tarafta. O zaman buranın da oraya bağlanarak büyük bir bölge milli parkı yapılmasını istedik. Bu ormanda 900’e yakın tür var. Bunu arasında 90 tanesi endemik olduğu söyleniyor. Bunlardan bazıları nadir endemik. Bunlar buzul cağından sonra varlığını devam ettirebilmiş türler. Burada görünen koyu renkli ladin ağaçları da bu kalıntı türlerden biridir. Ladin ekosistemi 1984 taraf olduğumuz Bern sözleşmesinde de korunması gereken ekosistemlerden biri olarak kabul edilir ve biz bu habitata burada sahibiz."
MADEN ORADA PATLIYOR EV BURADA OYNUYOR
Vadinin içinde yaşayan Hediye adlı yaşlı kadın madendeki dinamit patlamalarının etkisini şöyle anlattı; “Maden orada patlatıyor ev burada oynuyor. Biz de sonunda onlarla mı patlayacağız bilmiyorum. Gece de gündüz de hep aynı. Aşağılara hep pislik döküyorlar, sonumuz hiç iyi değil. Biz niye harap oluyoruz?”

İKİ DERENİN SULARI NEDEN FARKLI?
Daha sonra gidilen iki derenin birleşme yerinde ise gazetecileri çok ilginç bir görüntü bekliyordu. Derenin birisi bulanık bir şekilde akarken başka bir taraftan genle küçük dereciğin ise sularının son derece temiz ve berrak olduğu, her iki derenin birleşme noktasında iki suyun birleştiği gözlemlendi. Yeşil Artvin Derneği Başkanı Neşe Karahan bu durumu kendilerini Hatila Vadisinde yaşayan bir köylünün aktardığın ve yaklaşık 15-20 gün önce bulanık akan deredeki kirliliğin çok daha belirgin olduğunu anlattı. Karahan “İtniyet deresi ve Gavut deresi burada birleşir. Maden tarafından gelen Gavut deresi kirli bir şekilde akarken, diğer dere ise eğilip içilecek kadar berrak. Bu açıkça gözlemlenen durum madenciliğin bölgedeki sularda yarattığı kirliliğin en açık kanıtlarından birisi. Üç aydır güney galeriden çıkan pasa Gavut deresine karışıyor. Bitkiler, hayvanlar, insanlar etkileniyor. Ve daha her şeyin başındayız. Bu sadece basit bir tünel açma işlemi” dedi. 
İSYAN EDİYORUM!
Yerel gazeteci Sami Özçelik ise insanların doğayı hoyratça kullandığını, bu iki deredeki farkın da bunun en açık göstergelerinden birisi olduğunu ifade etti. “Hatila Milli Parkının bu durumuna açıkça isyan ediyorum. Bilim çıkıp buradaki gerçekleri açıkça söylemeli” dedi. Madenin güney galerisi denilen yere gidildiğinde ise çok önemli oranda ağaç kesimi yapıldığı ve bölgedeki bitki örtüsünün tamamen sıyrılıp alındığı görüldü. 

HUKUK OLMAYINCA KÜTÜĞÜ DE YOK ETMİŞLER!
 
Şirket görevlileri gazetecilerin ve dernek yöneticilerinin daha ileriye geçmelerine güvenlik gerekçesi ile izin vermezlerken, burada konuşan Artvin Vakfı Başkanı Atilla Öztürk  önceleri altın madeni olarak ifade edilen madenciliğin bugün bakır olarak ifade edildiğini belirterek, “Gittikçe azalan bir nüfusu bulunan Artvin’e sahip çıkılması gerekiyor. Yanlış bilgiler, iftiraya varan davranışlarla halkı kutuplaştırmanın kimseye yararı yok” dedi. Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan ve yönetim kurulu üyesi Av. Bedrettin Kalın, bulunulan yerin yaklaşık 2 yıl önce maden araçlarının geçişini önlemek için yola koydukları kütüğün ardına dizilip fotoğraf çektirdikleri yer olduğunu belirterek, bu poz nedeniyle hala yargılandıklarını ama bölgenin de şimdi madenciler tarafından tarumar edildiğini dile getirdi. 
MÜCADELE KENDİNE YENİ BİR YOL BULACAK
Avukat Bedrettin Kalın madenle ilgili uzun hukuki süreçleri ve kazanılan mahkeme kararının ardından dolanarak madenin çalışmasına olarak sağlayan son ÇED davasını anlatarak, konuyu Anayasa mahkemesine götüreceklerini dile getirerek, “Bir şey beklediğimizden değil ama yargı sürecini tamamlamak için gidiyoruz AYM’ye. Bundan sonra AİHM’ne başvuru durumlarına bakacağız” dedi. Kalın şunları söyledi;  “Mahkemeleri şimdiye kadar hep kazandık ama son ÇED davasında yalan yanlış bilirkişi raporlarının ardına sığınılarak şirketin çalışmasına zemin hazırladı. Hak hukuk mücadelesini bırakmayacağız ama mahkemenler adalet dağıtacak kurum olmaktan çıkalı çok oldu. Yargıya her zaman başvuracağız ama güvendiğimizden değil. Bu mücadeleyi bütün örgütlerle, uluslar arası örgütlerle, başka bir direniş hattı örerek yürütmeye çalışacağız. Ülkedeki bütün çevre mücadelesi verenlerle birlikte hareket edeceğiz. Cerattepeyi geçtikleri an Türkiye de geçemeyecekleri hiçbir yer yoktur. Direnişin bu kadar toplumsallaştığı, sağcı-solcunun birleştiği, ülkücülerin devrimcilere nöbet devrettiği başka bir yer yok. Mücadele kendisine yeni bir yol bulacak.”

MADENCİLER İDDİALARIN HEPSİNİ REDDETTİ

Daha sonra gidilen madenin kuzey galerisinde ise gazetecileri şirket mühendisleri ve çalışanlar karşıladı. Bir, bir buçuk yıl önce kapalı bir maden girişinin dışında hiçbir faaliyetin olmadığı alanda çok yoğun bir yapılaşma, ağaç kesimi ve bitkisel toprağın sıyrıldığı görülürken, şirket yetkilileri henüz üretim için hazırlıkların tamamlanmadığını ileri sürdüler. “Kesinlikle altın çıkarmayacağız” diyen şirket yetkilileri ÇED raporlarında bunun aksi yönde ifadeler olduğu sözlerine ise projede zamanla birçok değişikliğin yapıldığını söylediler. Şirket görevlilerinin sulardaki kirlilik, patlatmaların etkisi, altın madenciliği, ağaç kesimleri gibi konularda hiçbir iddiayı kabul etmediği görülürken, gazetecilerin sorularına ise ilgili yasa mevzuat hükümlerine göre çalıştıklarını söylemekle yetindiler. 
‘ARITMA TESİSİ YOK’ İTİRAFI
Şirket görevlilerinin projenin teknik detayları ile ilgili ayrıntılı bilgiye sahip olmadığı görülürken Yeşil Artvin Derneği yöneticileri kendilerine bilgi veren maden yetkililerinin yalan söylediğini ifade etti. Gazeteciler sorularına doyurucu yanıtlar alamazken, özellikle birkaç saat önce Hatila Milli Parkında gördükleri iki derenin suları arasındaki farkın madenden kaynaklanıp kaynaklanmadığı soruları da yanıtsız kaldı. Şirket görevlilerinin arıtma tesisinin henüz tamamlanmadığı sözleri ise yaşanan kirliliğin gayri resmi kabulü olarak yorumlandı. Maden kuzey galerisi girişindeki görüşmede en dikkat çeken ayrıntılardan birisi ise altın madeninde çalışan Artvinli ve civar köylerden işçilerin son derece gergin ve saldırganlığa varan davranışları oldu. Bu kişiler şirket yöneticileri tarafından alandan uzaklaştırılarak bir gerginlik yaşanması önlenirken, Yeşil Artvin Derneği yöneticileri bu kişilerin Artvin halkı tarafından dışlanmaları nedeniyle böyle saldırgan bir psikoloji içinde olduklarını söyledi.
 
 

İNCELEME GEZİSİNİN SON GÜNÜNDE ARTVİNLİLER GAZETECİLERLE BULUŞTU
Yerel ve ulusal basından 20'nin üzerinde gazeteci ve belgeselcinin katıldığı Artvin Cerattepe inceleme gezisinin son gününde Artvinliler gazetecilerle buluştu. Huriye Ana Yaşlı Bakımevinde yapılan basın toplantısında konuşan Artvinliler, Cerattepe'deki son durum ve mücadelenin bundan sonrası için görüşlerini gazetecilere aktardılar. 
94 YAŞINDA BİR CERATTEPE DİRENİŞÇİSİ
Erzade Nine
Artvin'de bulunan birçok dernek, platform, siyasi parti ve örgüt ve esnaf odası gibi kurum temsilcilerinin katıldığı toplantının ilgi odağı ise yaşları 90'ın üzerinde olan Cerattepe direnişçileri idi. Geçtiğimiz yıl mart ayında Cerattepe'de yapılan bilirkişi keşfinde Kafkasör'de binlerce Artvinlinin yaptığı zincirde yer alan 94 yaşındaki Erzade Yalçıntaş bunlardan birisiydi. Basın toplantısında konuşan Erzade Nine, Artvin'in yeşil kalması için Cerattepe'de altın madenciliği yapılmaması gerektiğini söyledi. Erzade Nine, "Bu yaşa kadar temiz kalan doğamızı torunlarımıza temiz bırakmak istiyoruz. Ömrümün sonuna kadar Cerattepe'yi korumak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Yetkililer sesimizi duysunlar lütfen ve bu madeni kapatsınlar" diye konuştu.
'ARTVİN MURGUL GİBİ OLMASIN'
Miyase Şeyhoğlu
"Gençliğimi Murgul Bakır İşletmesinde geçirdim" diyen 90 yaşındaki Miyase Şeyhoğlu ise; "Doğa mahvoldu Murgul'da, çöl oldu. Taşlar bile eriyordu. Bitki, hayvan hiçbir şey yoktu. Aynısının burada da olacağını düşünüyorum. Ağaçlar gidince ne gelecek yerine? Artvin'e ne verecekler? Çoruh'umuzun önünü kesip baraj yaptılar, nemden oturamıyoruz" dedi. 
99 YAŞINDA GAZ FİŞEĞİYLE TANIŞTI
Hacı Ali Keklik
Geçen seneki saldırıda eline aldığı gaz fişeğini polislere gösterirken çekilen fotoğrafla tanınan 99 yaşındaki Hacı Ali Keklik, o gün yaşadıklarını anlattı: Geçen sene hastanenin önünü polisler kesti. Her ağacın dibinde on tane polis. Evim hastanenin önünde. Millet dağılmayınca mezarlıktan üç tane polis, polislerin içine taş attı, olay çıksın diye. Polisler taş atmayla gaz bombası attılar milletin içine. Polisler benim evime de gaz bombası attılar. Bir karış kalmıştı çocukların bulunduğu odaya düşmeye. O mermiyi alıp polislere götürdüm. 'Bunları niye atıyorsunuz?' diye. Benim peşimden 5 tane daha atmışlar.
Toplantıda kurum temsilcileri şunları söylediler:
Sercan Dede (Haziran Hareketi Yürütme Üyesi): Artvin Cerattepe mücadelesi en gencinden en yaşlısına kadar insanları biraraya getiren kolektif bir mücadele. 25 yıllık mücadelenin son dönemi, en çok saldırıyla karşılaştığı bir süreç oldu. Bu süreç, Türkiye'de yaşanan hak ihlalleri ve adaletsizlikten bağımsız değil.
Dursun Ali Koyuncu (Halkevleri Temsilcisi): 15 Temmuz'dan sonra Türkiye farklı bir sürece girdi. Bu maden bir iktidar projesiydi ama bu madeni çalıştıramayacaktı. Bir lütuf gerekiyordu onlara, 15 Temmuz o lütuf oldu. İktidar bu lütufla birlikte Artvin'de OHAL'in OHAL'ini yaratarak bir korku iklimi yaydı. 
Kübra Elif Doğru (TEMA): Burada çok büyük bir yanlış var. Bu ülkenin yetkililerinin yarın bir gün Cerattepe konusunda 'Kandırıldık' deme lüksü yok. 
Sevinç Alçiçek (Arhavi Doğa Koruma Platformu): Biz şu ana kadar Artvin Cerattepe mücadelesinde hukuksal, demokratik bildiğimiz bütün yöntemleri kullandık. Toprağımıza sahip çıktık, dere başlarında nöbetler tutuk. Bildiğimiz yöntemler bunlardı. Şimdi hukuk, hak, halk hiçe sayılarak bir avuç aç gözlüyü doyurmak için bizi neye zorlamaya çalıştıklarının farkındayız. Biz yılmayacağız, mücadeleye devam edeceğiz, ne yaparlarsa yapsınlar. Nasıl olacağını bilmiyor olabiliriz ama onu bulacağız. Bildiğimiz bir şey var ki asla suyumuzdan, topraklarımızdan vazgeçmeyeceğiz.
Özgür Gümüş (CHP Artvin İl Başkan Vekili): Geçen seneki polis-jandarma saldırısı sırasında küçük kızım da vardı. Şimdi hala her polis gördüğünde 'Baba yine bize saldıracaklar mı?' diye soruyor. Bir çocuğa bunu yaşattılar. Bu devlet Artvinlileri neden insan yerine koymuyor, ne sanıyorlar bizi?
Ömer Faruk Eminağaoğlu (Yarsav Eski Başkanı): Türkiye'deki genel tablonun bir özetidir Cerattepe. Cerattepe bugün ülke gündemine gelmişse bu Artvin halkının kendi toprağına, vatanına sahip çıkmasından kaynaklanmıştır. 

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Ağustos 2017 15:38

13 Ağustos 2017 Pazar

Troyalı kadınların ayak izleri (Pazar)

Özer Akdemir, Dalyan'dan Gülpınar'a kadim toprakları ve bu kadim topraklar içinde zeytin nöbetini sürdüren kadınları Evrensel Pazar'a yazdı.
Özer AKDEMİR
Ezine Dalyan köyünden Kestanbol’a doğru zeytin ağaçları arasında ilerleyen bozuk asfalt yolun her iki yanında gördüklerimiz şaşkınlığımızı bir kez daha katladı. Senelerdir bu yoldan ne zaman geçsek, yeni bir tarihi yapı kalıntısı, mermer sütun, bir zeytinin gölgesine yan gelip yatmış oymalı sütun başlığı, sur uzantıları, antik limanın kocaman taşları karşımıza çıkar, biz de bu ani karşılaşmaya her seferinde şaşırır kalırdık. 
İşte Dalyan köyünün çıkışındaki tatlı rampanın hemen başında, yolun solunda kalan bir sur kalıntısı. Palamut, maki, meşe ağaçları, sararmış çakır dikenler arasına boylu boyunca dalmış gidiyordu. Bu surlar Aleksandria Troas antik kentinin dış kale kalıntılarıydı ve böyle kilometrelerce uzuyordu. Kimi yerde tamamen yok olmuş, kim yerde sadece izi kalmış, bazı yerlerde ise büyük oranda kendini korumuş olan bu surların uzunluğu, kentin ne kadar da büyük olduğu ile ilgili bir fikir veriyordu. MS 4. yüzyılda Roma İmparatoru Konstantin’e imparatorluğun başkentini buraya taşımayı düşündürecek kadar görkemli bir kentti Aleksandria Troas. 
İstanbul’dan Moğolistan bozkırlarına kadar upuzun bir yolculuktan yeni dönmüş, belgeselci bir akrabamın çok ilginç görüşleri vardı bu antik kentle ilgili. Yıllar önce bu bölgede hem karada hem denizin dibinde günlerce çekimler yapmışlardı. Denizin içine doğru koca koca taşlarıyla giren antik limanda daldıklarında, denizin dibinde geniş geniş caddeler, çatısında hala kiremitleri duran evler, yapılar görüp, antik kentin konumu, büyüklüğü, çıkan buluntuları vs, de işin içine katarak şu kanıya varmışlardı; “Esas Troya burası. Troya Savaşlarını yaşandığı gerçek yer burasıydı”. 
Yüz elli yılı aşkın bir zamandır süren kazılara, tüm dünyanın ilgi gösterdiği bir antik kentle ilgili böylesi bir iddianın epeyce daha kanıta ihtiyaç duyduğu bir gerçek. Yine de, Aleksandria Troas antik kentinin bugüne kadar yapılan kazılardan sonra belki de 100’de birinin bile gün yüzü görmediğini, kentin evlerinin, yollarının, çarşısının, tiyatrosunun henüz açığa çıkarılmadığını göz önüne alırsak karşımızda devasa bir arkeolojik bilmece duruyordu. 
Aleksandria Troas kazılarının yapıldığı yere geldiğimizde prefabrik kulübenin yanındaki ağaçların altında oturan tembel bir kazı bekçisi, daha ileride ise 8-10 kişinin kazı çalışmaları yaptığını gördük. Uzun bir taş tüneli andıran yapının köşesinde ise üç ayaklı bir ölçü aletinin başındaki arkeolog, 20-30 metre uzaklıktaki kadın meslektaşına, üzerinde kırmızı çizgiler olan uzun ölçü sopasını nereye koyacağını tarif etmeye çalışıyordu. Bu büyüklükte bir ekiple belki de 30 kilometre kareyi bulan antik kenti kazıp ortaya çıkarmanın yüzlerce yılı bulacağı ortadaydı. Kazıların yoğunlaştığı yerlerde ortaya çıkarılan eserler ise nasıl bir güzellikle karşı karşıya olunduğunu gösteriyordu. Hele mezar lahitleri üzerindeki kabartmaları, insan figürlerinin güzelliğini anlatmaya kelimeler yetmezdi. 
*** 
Aleksandria Troas’dan 30-35 kilometre kuzeyde yer alan Apollon kutsal alanı ve Apollon Smintheus antik kenti kalıntıları Gülpınar köyünün tam ortasında kalıyordu. Tanrı Apollon’a adanan bu görkemli tapınağı, geçen yıl ani bir kalp krizi ile aramızdan ayrılan Kaz Dağı aşığı Arkeolog Erol Özkan’la 7-8 yıl önce gezmiş, Çepeçevre Yaşamın Kaz Dağı antik kentleri bölümünün çekimlerini yapmıştık. 
Tapınağa yaklaşık 500 metre uzaklıktaki zeytinlik tepede bir ayı aşkındır “zeytin nöbeti” tutan kadınlar şirketin koca kamyonlarla araç gereçlerini kaldırma çalışmalarını elleri bellerinde izliyorlardı. “5 gündür taşı taşı bitiremediler olmaz olasıcalar” dedi içlerinden birisi. Başka bir kadın JES şirketinin dümdüz ederek içine plastik örtü serip küçük havuzlar yaptığı 3 dönümlük alanın eskiden orman olduğunu anlattı. “17 tane de zeytini köklediler” dedi, 3-4 yaşında gösteren çocuğunu kucağında uyutmak için sallayan başka bir kadın. “Engel olmasak buradaki tüm zeytinleri keseceklerdi. Oysa onlar bizim ata yadigarlarımız ve bu çocuklara bırakacağımız tek mirasımız” diye konuştu. 
Köy Muhtarı Ünal Karagöz direnişin başarısını kadınların kararlılığına ve emeklerine bağladı. “Onlar olmasa bu direniş olmazdı” dedi gururla. 
Jeotermal sondajı çalışmaları engellenen, köylülerin kararlılığını ne yapsa bir türlü kıramayan şirket en sonunda “zarar ediyorum” diyerek tası tarağı toplamaya başlamış ama köylüler nöbeti hâlâ bırakmamışlardı. “Şirket son malzemeyi çekene kadar nöbeti bırakmayacağız” diyorlardı.
*** 
Troya’yı Dalyanı, hatta Gülpınar’ın sırtını yasladığı Kaz Dağı’nı denizin ortasından başında dinmeyen rüzgarlarla seyredip durur Bozcaada. Geyikli yeni iskeleden ya da Çanakkale’den doldurduğu yolcuları Bozcaada’ya indiren vapurların yanaştığı limanın devasa taşlarından birisinin üzerinde belirgin bir ayak izi vardır. Küçük, narin, kuvvetle muhtemel genç bir kadının ayak izi, aradan geçen belki binlerce yıllık bir zamanın ardından kayanın üzerinde fosilleşmiş kalmış. Kaz Dağı’nın, Troya ülkesinin kadınları, dağa, denize, taşa, adaya, zeytinliğe, hatta rüzgara bile izlerini bırakmaya devam ediyorlar. Yaratılan her değerde onların emekleri, ayak izleri var…

Son Düzenlenme Tarihi: 13 Ağustos 2017 04:33

Ekoloji mücadelesinde güncel durum' dosyası (3) - Kuzey Ormanları, Kaz Dağı ve Karaburun’da ekoloji mücadelesi

'Ekoloji mücadelesinde güncel durum' dosyamızda Kuzey Ormanları Savunması, Kaz Dağı Koruma Derneği ve Karaburun Kent Konseyi sorularımızı yanıtladı.
Hazırlayan: Özer AKDEMİR
Dosyamızın üçüncü gününde ülkenin çeşitli yörelerinde, farklı alanlarda yaşamı savunma mücadelesi veren üç ekoloji örgütünün görüşleri yer alacak. Kuzey Ormanları Savunması son yıllarda İstanbul’un kuzeyine yönelen talan politikalarına karşı mücadele ederken aynı zamanda Trakya’da Istrancalardaki doğa tahribatına, su havzalarından tarım alanlarının sanayice kirletilmesine kadar çok çeşitli konularda  mücadele yürütmeye çalışan bir örgüt. Kaz Dağı Koruma Derneği ise Kaz Dağı’nın madencilik, taş ocakları, HES, jeotermal ve termik santrallerle adeta soluk alınamaz bir yer haline gelmesini önlemeye dönük bir mücadele süreci içerisinden geliyor. Bugünün son ekoloji örgütü ise EGEÇEP bileşenlerinden Karaburun Kent Konseyi... 
SORULAR
1. Mücadele ettiğiniz soruna dair kısa bir bilgilendirme yapar mısınız? Konusu, ne zaman başladığı, karşı çıkışınızın temel nedenleri vs...
2. Mücadelenizin hukuki süreci ve fiili mücadele boyutu ile ilgili güncel durumu hakkında bilgi verebilir misiniz? 
3. Bugünkü hukuksal süreçlerle mücadelenizin başarıya ulaşabileceğini düşünüyor musunuz? Hukuk arayışının maddi boyutunun insanları bir hayli zorlayıcı bir noktaya geldiği konusundaki görüşlere katılır mısınız? Sizleri ve mücadelesini doğrudan etkileyen hukuksal gelişmelere dair deneyimleriniz var mı? (Kazanılan ama uygulanmayan bir mahkeme kararı,  değiştirilen bir yasa-yönetmelik vs...)
4. Sizlerin ve ülkedeki diğer ekoloji mücadelelerinin en önemli sorunları ve bunların çözümüne dair görüşleriniz neler?
5. Ekoloji mücadelelerinin birleştirilmesi, ortak bir örgütlenme ve mücadele çizgisi ile daha etkili bir şekilde direnilip başarıya ulaşılabileceğine dair görüşlere katılıyor musunuz? Yanıtınız olumlu ise bu birlik nasıl olacak-olmalı? Yolu, yöntemleri, ana ilkeleri nasıl belirlenmeli?
KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI (KOS): KOS TEMEL OLARAK BİR SOKAK HAREKETİDİR
 
1. Kuzey Ormanları Savunması (KOS), odak noktası İstanbul’un kuzeyi olmak üzere; Istrancalar’dan Sapanca’ya uzanan bölgede yer alan son orman alanları ile birlikte su havzaları, tarım alanları, çok sayıda endemik bitki ve hayvan türlerinden oluşan farklı ekosistemlerin bir arada bulunduğu bütüncül bir ekolojik alanın varlığını sürdürebilmesini savunan, bu amaç doğrultusunda; ölçeği ve gerekçesi ne olursa olsun doğaya, akla, bilime dayanmayan her türlü kentsel-kırsal projenin durdurulması için örgütlenen, mücadele eden, özgür ve gönüllü bireylerin oluşturduğu bir harekettir. Kendini “Gezi’nin çocuğu” olarak tanımlayan KOS, 7 Temmuz 2013’te bir grup pedallının Beşiktaş’tan Garipçe’ye 3. köprü projesini protesto etmek istemesiyle başladı. Forumların da katılımıyla gerçekleşen bu eylem ardından Abbasağa Forumunda bir araya gelen yaşam savunucuları, mücadeleye KOS adı altında devam etme kararı aldı. KOS, başta mega “katil” projeler olan, 3. köprü, 3. havalimanı olmak üzere Kuzey Ormanlarını tehdit eden herhangi bir yapılaşma ve konut projesine karşı mücadele ediyor. Buna ek olarak, geniş uzamda Marmara’nın kuzeyini yaşanmaz bir hale getirecek termik santral, RES, Istranca’ya nükleer santral gibi enerji projeleri ve madencilik projelerine karşı da KOS bölgede bütüncül bir savunma hattının kurulmasına yönelik mücadele vermektedir.
2. KOS, temel olarak bir sokak hareketi. Sadece hukuksuz değil, meşru da olmayan uygulama, karar, süreç ve projeler de mücadele alanımız. Belgrad Ormanı, Istrancalar, Trakya, Silivri, Çerkezköy bölgeleri; dekovil hattı, hızlı tren projesi, nükleer santral, çimento limanı, Türk Akım doğal gaz hattı, termik santral, taş ocakları gibi saldırıların tehdidi altında. Saydığımız tüm bu projelere karşı, saldırıya göre hem yerel halkla birlikte eş güdümlü olarak hem de İstanbul merkezini odağa alarak mücadelemizi sokakta ve zorla ve hukuksuzca proje alanları haline getirilmek istenen kamusal alanlarımızda devam ediyoruz. Sokağa ek olarak elbette ki hukuksal süreçler de mücadele pratiğinin parçası. Ve birbirini destekleyen alanlar. 
3. Bugünün verili hukuki süreçleri içinde, daha doğrusu hukukun “guguk” olduğu, hak aramanın her türlü baskı yolları kullanılarak bastırılmaya çalışıldığı içinden geçtiğimiz bu dönemde sadece hukuksal süreçlere dayanarak mücadelenin başarıya ulaşabileceğine inanmıyoruz. Yaşam savunucularının lehine sonuçlanan mahkeme kararlarının uygulanmadığına, ÇED raporlarının delik deşik edildiğine, hakkını mahkemede aramak isteyenlerin ise önüne yüksek bilirkişi faturaları konduğuna hepimiz şahitlik ediyoruz. Tam da bu nedenle hukukun mücadelenin araçlarından biri olduğuna ancak sadece hukuka güvenerek yol alınamayacağını görüyoruz. 
4. Küresel ölçekte sermayenin kentleri, doğayı kısaca yaşamı kuşatmasına eklemlenen Türkiye’deki süreç, özellikle toplumsal kutuplaşmanın zirveye ulaştığı, yönetim aygıtının ise tamamen KHK’lere havale edildiği, katılımcı olmayan, şeffaf olmayan bir döneme tekabül ediyor. Toplumsal, siyasal, ekonomik ve hukuksal olarak yaşanan bir çok sıkışma, bu sıkışmaların sistemde yarattığı çatlaklar doğal olarak ekoloji mücadelesine de yansıyor. Bu çerçeve içinde ekoloji mücadelesinin nasıl bir yol izleyeceği, nasıl ortaklaşacağı en önemli konu başlığı olarak önümüzde duruyor. Kısa vadede yükselen baskıya karşı mücadelelerin ‘kendi mahallelerine’ çekilmek yerine, eko kırım projelerinin iyice ayyuka çıkardığı iktidar – sermaye blokunun hukuksuz, yıkıcı pratiklerini teşhir etmeleri ve buna karşı mücadeleye devam etmeleri önemli. Tehditkar süreçlere karşı bir arada ve güçlü sesler çıkarmak bu çöküş atmosferinin panzehiri. 

5. Ekoloji mücadelesi aslında hem teorik hem de pratik olarak, doğanın her unsuruyla birlikte; yaşamın var olma koşullarına saldıran karar ve projelere, bilimi, toplumsal ve ekolojik adaleti ortadan kaldırmaya meyleden zihniyete karşı ortak yaşamımızı savunduğumuz, ortaklaşa mücadelemiz. Buradaki kritik nokta ortaklaşılacak zeminin doğasının iyi belirlenmesi. Saldırının akıl almaz boyutlara ulaşması, mücadelenin de daha örgütlü ve koordine olması gerekliliğini dayatıyor. Bununla birlikte, birlikte hareket zemininin, çok sayıda öznenin kendi alanlarında yürüttüğü mücadeleyi gözetmesi, öznelerin de bu zeminlerin tanımlanmasında tıkayıcı veya koordinasyonsuzluk getirici değil kolaylaştırıcı olması, ön açıcı olması önemli. Ekoloji mücadelesi yaşam savunusu olması itibariyle elbette politik; fakat fraksiyonel anlamda değil, ortak zeminde varolabilme ve kendi siyasetini, kendi pratiğini dayatmama, birlik hukukunu destekleme, süreçleri ortaklaşa ve haberleşerek inşa etme ve katılımcılığı geliştirme anlamında.


KAZ DAĞI DOĞAL VE KÜLTÜREL VARLIKLARI KORUMA DERNEĞİ: ÖNCE BÖLGESEL AĞ OLUŞTURULMALI

1. Kaz Dağı ve çevresinde doğal ve kültürel varlıkları, bütünüyle Kaz Dağı ekosistemini koruma adına, bu değerlerin tanıtımı, bilgilendirilmesi , sahiplenilmesinin sağlanması ve ekosistemi tehdit eden unsurlarla ilgili farkındalık yaratılması, tehdit eden unsurların ortadan kaldırılması için savunuculuk ve lobi çalışmaları yapılması, ekolojik yaşam uygulamaları konusunda farkındalık yaratılması ve model oluşturulması, kırsal kalkınmaya destek olunması konularında çalışıyoruz. Yalnız Kaz Dağı ve çevresi değil, ülkemizin diğer bölgelerinde de bu konularda sürdürülen mücadelelere destek oluyoruz. Çıkışımız Kaz Dağı Koruma Girişimi Grubu olarak 2007’de Bahçedere Altın Madeni  Projesi ile yola çıktık. Daha sonra 2012 yılında Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneğini kurduk ve çalışmaya devam ediyoruz.
2. Bölgemizdeki ÇED süreçlerini takip etmekteyiz. Derneğimizin doğrudan açtığı dava yok. Bölgemizde Çanakkale Barosu davaları açıyor. Hukuki mücadele dışında, ÇED süreçleri boyunca ÇED dosyalarının incelenmesi, görüş ve eleştirilerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığına gönderilmesi, halkın katılımı ve inceleme değerlendirme komisyonu toplantılarına katılınması konularında faaliyet gösteriyoruz.
3. Hukuksal mücadeleye devam etmek gerekiyor, ancak hukuk aramanın getirdiği maddi külfetleri karşılamak iyice zorlaştı. Bu da hak arama mücadelesini zayıflatıyor. Bu nedenle, dava ve bilirkişi masraflarının STK’lere muaf olması konusunda yeni kampanyalar başlatmak gerektiğini düşünüyoruz.
4. - Ekoloji mücadelesinde iş birliği, deneyim ve bilgi paylaşımı eksikliği: Çözüm, ağ oluşturma.
- Hak aramanın siyasi baskılar nedeniyle güç hale gelmiş olması: Çözüm: Savunuculuğun geliştirilmesi
- Hukuksal mücadeleden sonuç alınamaması nedeniyle yılgınlık: Çözüm: Dayanışma. 
5. Bölgesel ve ülke çapında ortak örgütlenmeleri  ve ağları oluşturmalı, gücümüzü birleştirmeli, bilgi ve deneyimlerimizi paylaşmalıyız. Birleşilirse daha fazla sonuç alınabileceğine inanıyoruz. 


KARABURUN KENT KONSEYİ: ORTAK PAYDA OLAN DOĞA HERKESİ KAPSAMALI
1. Karaburun’un mücadele etmek zorunda kaldığı sorun ne yazık ki, tek değil. Yarımada, 2000’li yılların başlarında başlayan ve çok büyük hızla artan, maden/taş ocakları, balık çiftlikleri ve rüzgar enerji santralleriyle mücadele ediyor. Karaburun’un mücadelesi, adı ‘temiz ve yenilenebilir’ konulan RES’lerin, ‘Ucuz balık’ kandırmacasıyla kurulan balık çiftliklerinin, ekosistem üzerindeki  ağır ve geri döndürülemez tahribatını durdurmak içindir. 
2. RES’lere karşı 12 dava açıldı. Bu davaların tümünü, neredeyse idare mahkemelerinde kazandık. Danıştayda temyiz süreçleri devam ediyor. Anayasa Mahkemesi’ne yaptığımız başvurular da incelemede. Tüm bu eylemlerimiz Karaburun’un ortak görüşü oluşturarak yürütülüyor. 
3. Hukuksal süreçler, mücadelenin olmazsa olmaz parçası. Karaburun’da son 4 yılda zeytinlik alanlarda kurulmak istenen üç taş ocağının izinleri mahkeme kararlarıyla iptal edildi. Bu ‘yatırımlar’ durduruldu. RES’lere karşı yürütülen hukuk mücadelesi olmasaydı 284 türbinin tamamı kurulmuş olacaktı. Ancak kazanılan davaların temyiz süreçlerinde vahim kararlar da alınabiliyor. Bunun en çarpıcı örneğini de ‘ÇED olumlu kararı’ iptal edilen Sarpıncık RES’in temyiz sürecinde Danıştay 14. Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozmakla kalmayıp, davanın reddine karar verdi. Bu davamız şimdi Anayasa Mahkemesinde. Hukuk arayışının, mahkeme/bilirkişi incelemeleri masrafları açmak zorunda bırakıldığımız dava sayısıyla birlikte de karşılanması çok güç meblağlara ulaşıyor. Bunları da dayanışma ile aşmaya çalışıyoruz. 
4. Ekoloji mücadelelerinin önündeki en önemli sorunları arasında  çevre mevzuatının eksiklikleri ve kazanılan çevre davalarının yok sayılması yer alıyor. Diğer önemli bir sorun ise, doğası gereği muhalif olan ve  antikapitalist bir özellik taşıyan ekoloji mücadelesinin, doğrudan bir siyasal mücadele olarak algılanması, ekoloji mücadelesinin, siyasal ve ideolojik farklılıkların çekişme alanına dönüştürülebilmesidir. 

5. Öncelikle, yereldeki ekoloji hareketleri kendi içlerinde en geniş  mutabakatı sağlamalı.  EGEÇEP örneğinde olduğu gibi bölgesel ekoloji mücadelesi yapılanmaları güçlendirilmeli. Ekoloji hareketinin öncelikli konusunun, doğayı ve yaşamı koruma/savunma ortak paydasında güçlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.. 

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Gülpınar köylüleri direnişe devam ediyor

Bir ayı aşkın süredir zeytin nöbetine devam eden Gülpınar köylüleri 'Son malzeme gidene kadar nöbeti bırakmayacağız' diyor.
Özer AKDEMİR
İzmir
Gülpınar köylüleri direnişe devam ediyor
Köy yakınlarındaki zeytinlik alanda yapılmak istenen jeotermal santraline karşı bir ayı aşkın bir zamandır zeytin nöbeti tutan Ayvacık Gülpınarlılar, şirketin alanı terk etmeye başlamasına rağmen nöbeti bırakmıyor. “Son iş makinesi gidene kadar burayı terk etmeyeceğiz” diyen Gülpınarlılar, gece gündüz yaşam nöbetlerine devam ediyor.
Jeotermal santraline karşı zeytinliklerini koruyan Ayvacık Gülpınarlıların direnişi sürüyor. Gülpınar köylülerinin nöbet tuttuğu zeytinliğe gitmeden önce muhtarlık binasında görüştüğümüz Köy Muhtarı Ünal Karagöz, şirketin oldu bitti ile yapmak istediği zeytin katliamı ve doğa talanına köylülerin izin vermediğini söyledi: “Baktık şirket dur, bekle demekten anlamıyor, köylüler nöbete başladılar. Bilhassa kadınlarımız. Kendi aralarında bir nöbetleşme sistemi kurdular. Bir aydır gece gündüz nöbet tutuyoruz. Muhtarlık olarak da biz nöbete araç gereç, su, buz gibi yardımlarımızı yapıyoruz.”  Köylülerin nöbeti bırakmadığını ve şirketin tamamen gitmesini beklediğini aktaran Karagöz, “Araziyi tamamen boşaltsalar da yine sürekli kontrol edeceğiz. Bunların ne yapacakları belli olmaz” dedi.
TUZLA KÖYÜNDE DURUM İÇLER ACISI 
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün ‘Bu alanda JES yapılamaz’ raporu olmasına rağmen, bakanlığın sondaj izni verdiğini belirten Karagöz, “Burası komple zeytinlik. Antik kente 500 metre uzaklıkta sondaj alanı. Köyün tam hakim yerinde” diye konuştu.  Komşu Tuzla köyünde JES şirketlerinin bir yılı aşkın bir süredir çalıştığını, hatta iki tane elektrik üretim santralinin kurulduğunu ifade eden Karagöz, “Maalesef Tuzla’da hiçbir karşı çıkış yok. Orada zeytinler kurumuş, bitkiler zarar görmüş. El altından para verip susturuyorlar. Çıkan akışkanı Tuzla Çayı’na saldıkları için bütün canlılar öldü. Tuzla Ovası 15 köyün ve Ayvacık ilçesinin geçim kaynağı. Hem sulama kanalı yapıyorsun hem de aynı yere jeotermal santral izni veriyorsun. Ya birini yap ya diğerini. İkisi aynı anda olur mu?” dedi. 
Direnişin 32. gününde Gülpınar’da sondaj alanının hemen yanı başına, zeytinliklerin içerisine çadırlarını ve gölgeliklerini kurmuş, çoğunluğu kadın yaklaşık 20 Gülpınarlı şirketin alanı terk etme çalışmalarını sevinçli bir şekilde izliyorlardı. Çocukları, evcil hayvanları, el işleri ve kitapları ile nöbet tutan köylü kadınlar, şirketin direniş başlamadan yaptığı tahribatı gösterdiler. 
Köylülerden Gönül Işık, şirketin ilk olarak ‘Tavuk çiftliği kurulacak’ diye işe başladığını, daha sonra kendilerine termal otel yapılacağının söylendiğini ifade ederek, “İşin aslı biraz gevşek davrandık. Sonra TIR’lar malzemeleri getirmeye başlayınca uyandık. Hemen köylülerle toplandık, önce hukuki süreci başlatalım dedik. Bizim toplantımız sırasında bir gecede bütün malzemeyi buraya indirdiler, çalışmaya hazır duruma geldiler. Bunu öğrenince nöbet tutmaya başladık ve biz gelince çalışamadılar. O zamandan beri onlar orada, biz burada oturduk. Şirket ‘Zarar ediyorum’ gerekçesiyle çekilmeye başladı. Sabahtan akşama kadar buradayız. Buradan son malzemelerini çıkarana kadar da gitmeyeceğiz” dedi.
AĞAÇLARI KESİP TOPRAĞA GÖMDÜLER

Direnişe katılan diğer köylülerle konuşmaya devam ederken, Hanife Erol adındaki bir köylü de “Burası hep zeytinlikti. bir ayda bu hale getirdiler. 17 tane zeytin kestiler. kestikleri zeytinlerin kimisini taşıdılar kimisini de bu toprağın altına gömdüler. Burası böyle tepe, uçurum değildi. bu şirket kazıp yığdığı topraklarla böyle yaptı burasını. Az ilerde tarihi tapınak var. Oraya da etkisi olacaktı bu çalışmanın.” dedi. 
 ÇEVRE    12 Ağustos 2017 06:12       

'Ekoloji mücadelesinde güncel durum' dosyası - (2) - Aydın’dan Amasra’ya yaşamı savunmak için


'Ekoloji mücadelesinde güncel durum' dosyamızın 2. gününde Aydın Çevre Mücadelesi Platformu ve Bartın Çevre Platformu sorularımızı yanıtladı.
Hazırlayan: Özer AKDEMİR
Dosyamızın ikinci günündeki yazılar Aydın ve Bartın’dan. Yıllardır Menderes Nehri kirliliği ve madencilik faaliyetleri ile başı dertte olan Aydınlıların son yıllardaki en önemli çevre sorunlarının başında ise jeotermal enerji santralleri geliyor. Bir zamanlar “Dağından yağ, ovasından bal akan kent” olarak bilinen Aydın artık jeotermal santral ve sondajlarının yol açtığı “Çürük yumurta kokulu kent” olarak anılmaya başladı.
Bartın Çevre Platformunun en önemli mücadele alanı “Çeşm-i Cihan” Amasra’ya yapılmak istenen termik santral. Tarihi, denizi, doğal güzellikleri ile bir yeryüzü cenneti olan Amasra’yı termik santral kabusundan kurtarabilmek için yıllardır hem hukuki hem fiili bir mücadele süreci yürütülüyor. 
SORULAR
1. Mücadele ettiğiniz soruna dair kısa bir bilgilendirme yapar mısınız? Konusu, ne zaman başladığı, karşı çıkışınızın temel nedenleri vs...
2. Mücadelenizin hukuki süreci ve fiili mücadele boyutu ile ilgili güncel durumu hakkında bilgi verebilir misiniz? 
3. Bugünkü hukuksal süreçlerle mücadelenizin başarıya ulaşabileceğini düşünüyor musunuz? Hukuk arayışının maddi boyutunun insanları bir hayli zorlayıcı bir noktaya geldiği konusundaki görüşlere katılır mısınız? Sizleri ve mücadelesini doğrudan etkileyen hukuksal gelişmelere dair deneyimleriniz var mı? (Kazanılan ama uygulanmayan bir mahkeme kararı,  değiştirilen bir yasa-yönetmelik vs...)
4. Sizlerin ve ülkedeki diğer ekoloji mücadelelerinin en önemli sorunları ve bunların çözümüne dair görüşleriniz neler?
5. Ekoloji mücadelelerinin birleştirilmesi, ortak bir örgütlenme ve mücadele çizgisi ile daha etkili bir şekilde direnilip başarıya ulaşılabileceğine dair görüşlere katılıyor musunuz? Yanıtınız olumlu ise bu birlik nasıl olacak-olmalı? Yolu, yöntemleri, ana ilkeleri nasıl belirlenmeli?

ORTAK MÜCADELE CEPHESİ YARATILMALI
Aydın Çevre Mücadelesi Platformu:
1. Aydın’ın en önemli çevre sorunu Menderes Nehri’nin kirliliğidir. Bu kirliliği oluşturan unsurlar ise endüstriyel kirlilik, kentsel kirlilik, zeytin karasuyu, jeotermal kirlilik, Beşparmak Dağlarında madencilik ve zirai ilaçlardır. Bu kirliliği oluşturan unsurlar ayrıca toprakları, havayı, havzada yetiştirilen sebze ve meyveleri de kirleterek insan sağlığı üzerine olumsuz etkiler yapmaktadır. Bugün Aydın’da ölüme sebep olan hastalıklar, Türkiye ortalamasının üstündedir. TÜİK 2017 verilerine göre Aydın ili Türkiye’de dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı ölümlerin en fazla olduğu il olmuştur. Aydın’da kanser artışı Türkiye ortalamasından 2 kat fazladır. Aydın’da jeotermallerin çevreye yapmış olduğu zararlar çok farklı boyutlar içermesi nedeni ile ayrı bir önem içermektedir. Jeotermallerin çevreye yan etkilerinin yanında ekonomik, toplumsal, sosyal, psikolojik etkileri de mevcuttur. Küresel şirketler tarafından desteklenen jeotermal işletmeciliği Türkiye kaynaklarının sömürülmesi, halkın köleleştirilmesi projesidir. Bunun adı ise kapitalizmdir.
2. Aydın’da jeotermal uygulamalarına yoğun şekilde toplumsal tepkiler olmaktadır. Her gün Aydın’ın değişik bölgelerinden farklı farklı tepkiler gündeme gelmektedir. Bu mücadele ve tepkilerin  hukuksal ayağı yeterli olmasa da bazı kazanımlar elde edilmiştir. Germencik ilçesi  Tekin köyünde açılan dava ile şimdilik de olsa bir jeotermal santral inşaatı durdurulmuştur. Yine bu ilçede Ortaklar, Dağkaraağaç, Moralı, Uzunkum köylerinde kurulacak jeotermaller için ÇED iptal davaları açılmıştır. Efeler Yılmazköy’de jeotermal santralin ruhsat iptali, ÇED iptali için kazanım elde edilen ve süren davalar söz konusu.  Pamukören ve Pınardere örneğinde olduğu gibi jeotermalden tarımsal ürünleri ve arıları zarar gören çiftçilerin açtığı tazminat davaları var. Buharkent’te açılan davalar var. Bu hukuksal mücadeleler dışında Germencik ve İncirliova’da 2 miting, pek çok basın açıklaması, çalıştaylar, imza kampanyaları, TBMM ziyareti, araştırma önergesi teklifi yapılmıştır. Son günlerde Musluca ve Emirdoğan köylülerin direkt sahaya inerek ‘Jeotermal santral istemiyoruz’ demesi;  yolları ve jeotermal araçların önünü kesmesi Aydın’da jeotermallere karşı verilen mücadelenin farklı bir boyuta geçtiğini, halkın sorunun çözümü için ön plana çıkmaya başladığını gösteren güzel örneklerdir.
3. Aydın’da ve Türkiye’de verilen hukuksal mücadele ile kesin başarıya ulaşmak mevcut Türkiye’de mümkün gözükmese de hukuksal mücadelenin mutlaka verilmesi gerekir. Çünkü bu konuda alınan bazı emsal ve güzel kazanımlar halkın çevre mücadelesine dahil olmasını sağlıyor.  Fakat Türkiye yürütmesinin çevre mücadelesinde elde edilen kazanımları boşa çıkaracak her gün ve her duruma uygun yeni kanun değişiklikleri, halkın ve çevre örgütlerinin mücadele azmini törpülemektedir. Şu anda hukuksal hak aramalarında dava açma, bilirkişi paraları ve mahkemelerin vermiş oldukları ilginç kararlar çevre mücadelesi önünde dev bir engel gibi dikilmektedir. Bu alanda verilen veya verilecek mücadele bugün çevre mücadelesinden çok daha büyük ve önemli hale gelmiştir. 
4. Türkiye’de ekoloji mücadelesi verirken mücadeleyi zayıflatan veya mücadeleyi bitiren en önemli sorun doğru örgütlenememe; halk ve diğer çevre örgütleri, sivil toplum kuruluşları ile beraber mücadeleyi ortaklaştıramama, halka ulaşma, haklın en temel günlük sorunlarını ve ihtiyaçlarını anlayamamadır. Yine bu sorunlara çözüm üretememe nedeni ile halkın güvenini, desteğini alma konusunda yaşanan sorunlar vardır. Çevre mücadelesi toplumu oluşturan farklı unsurların ırk, din, cins, renk, dil sorunlarından bağımsız olarak tüm kesimleri kapsayan emek ve sınıf temelinde antiemperyalist çizgide verilmesi gerekir.
5. Türkiye’nin pek çok bölgesinde çevre sorunlarında elde edilen kazanımların temelinde halkın mücadeleye ortak edilmesi vardır. Türkiye’de çözüm makamı halktır. Bu ise ancak halkın iktidarı ile mümkündür. Türkiye’de yer alan tüm çevre örgütlerinin ortak mücadele verme zorunluluğu kadar Türkiye’nin tüm bölgelerinde yaşayan tüm halkların sorunlarının da ortaklaştırılarak ortak mücadele cephesinin yaratılması gerekir.
'ÇEVRECİLİK'TEN ÇOK YAŞAMA SAHİP ÇIKIYORUZ
Görüntünün olası içeriği: 3 kişi
Bartın Çevre Platformu:
1. Bizler Bartın’ın tarihi ve doğal güzelliklere sahip olan ilçesi Amasra’da yapılmak istenen termik santrallere karşı mücadele ediyoruz. Bir şirket 2005 yılında Amasra’da bulunan taş kömürünü çıkarma iddiasıyla Türkiye Taş Kömürü Kurumuyla 20 yıllığına bir sözleşme imzaladı. Aradan 12 yıl geçtiği halde 1 kg kömür çıkarmadı. Fakat bu kömürü enerjiye dönüştürmek için termik santral kuracağını açıkladı. Kamuoyuna yaptığı açıklamalara göre bu termik santrallerin toplam kurulu gücünün 6 bin 400 MW olmasını hedefliyor. Geçen süre içinde toplam gücü 2 bin 640 MW lik iki termik santral için (Bartın ve Amasra Termik santralleri) ÇED başvurusu yaptı. Halkın yoğun karşı çıkışı nedeniyle termik santral yapılacak yerin teknik olarak uygun olmadığı gerekçesiyle ÇED başvurusu olumsuz sonuçlandı. Şirket 2013 yılında termik santrallerin adını değiştirerek aynı yer için tekrar başvurdu.  Bu başvurulardan 1320 MW’lık Hema Termik Santrali için üç yıl sonra ÇED olumlu kararı verildi, 1320 MW’lik Batı Karadeniz Termik Santrali için daha önce kabul edilmeyen Bartın Termik Santraliyle aynı yerde yapılmak istendiği için olumsuz karar verildi.
Bu termik santrallere karşı çıkışımızın birçok nedeni var. Öne çıkanlar şunlar:
-  Bartın ilinin ekonomik yapısının bozulmasına neden olacaktır. 
- Amasra ve Bartın’ın kentsel sit alanlarının yanı sıra Türkiye’nin ilk PANParks Sertifikalı milli parkı olan Küre Dağları Milli Parkı’nı tehdit etmektedir.
- Unesco Geçici Miras listesine girmiş olan Amasra’nın bu niteliğini ortadan kaldıracaktır.
- Termik santrallerin yapılmak istendiği yer, yüksek rüzgar potansiyeli nedeniyle rüzgar enerji santralleri için daha uygun bir coğrafyadır.
- Termik santral yöredeki turizm etkinliklerini sona erdirecek, balıkçılık, çilek, fındık vb. tarımsal etkinlikler ve orman ürünleri zarar görecektir. Bu sektörlerde oluşacak istihdam kaybı hesaba katılmamıştır.
- Soğutma suyunun deniz ekosistemine ciddi zararlar vereceği çok açıktır. Deniz ekosisteminin zarar görmesi yöredeki balıkçılık etkinliklerinin zarar görmesine neden olacaktır.
- Kömür madenciliği için kuyu ve galeri açımı ile kül depo sahası olarak kullanılacağından dolayı Bartın’ın içme suyunu sağlayan “Kavşak Suyu Havzası” zarar görecek, Yaklaşık 100 bin kişilik nüfusun bedava temin ettiği içme suyu tehlikeye girecektir.
- Santral kaynaklı hava, toprak ve su kirliliğinin boyutları yeterince hesap edilmemektedir.
- Yöredeki endemik ve nesli tehlike altında bulunan bitki ve hayvan türleri hakkında yeterince çalışma yapılmamıştır.
-  Kömür ithalatı için yapılacak liman yazın binlerce kişinin yararlandığı Tarlaağzı kumsallarını yok edecek, yüzlerce balıkçının yararlandığı balıkçı barınağı yok olacaktır.
2. Bu mücadele aslında çok eski yıllara dayanıyor. Bu daha önceki mücadelelerin içinde olan kişi ve kurumlar bir araya gelerek 9 Nisan 2010’da Bartın Platformunu kurmuşlardır. Bartın Platformu, Bartın il sınırları içinde yaşayan bütün insanları temsil edecek bir demokratik yapı olarak kurulmuştur. Platformda iktidar partisi hariç tüm siyasi partilerin, odaların, sendikaların, derneklerin temsilcileri vardır. İl ve ülke dışında bulunan Bartınlıların oluşturduğu çeşitli oluşumlar da platforma destek vermektedir.  Bu yönüyle platform, Bartın halkının yüzde doksanını kapsamaktadır. 
- Mücadelemiz boyunca termik santral ve ilgili tesisler için yapılmak istenen ÇED halkın katılımı toplantılarının hepsi binlerce vatandaş tarafından protesto edilmiş ve yaptırılmamıştır. Bu toplantıların yapılmadığı tutanaklara geçirilmiştir.
- ÇED raporuna askıya çıkarıldığı 2016 haziran ayında 15 iş günü içinde yöre halkı tarafından verilen 42 bin ayrı dilekçeyle itiraz edilmiş ve iptali istenmiştir.
- ÇED olumlu kararından sonra Zonguldak İdare Mahkemesine rekor sayıda 2 bin 19 davacıyla iptal davası açılmıştır. 
3. Dava açabilmek için noterden vekalet vermek gerekiyor. Ayrıca keşif ücreti yatırmak gerekiyor. Bu tür halka dayanan mücadelelerde bunların da finansmanını sağlamak oldukça zor. Fakat asıl sorun şirket tarafından mahkemeler üzerinde baskı kurulmaya çalışılması. Örneğin bu şirkete karşı daha önce açtığımız ve Zonguldak İdare Mahkemesinde ve Danıştayda oy birliğiyle kazandığımız davalar vardı. Şirketin sahibi gazetelere yaptığı açıklamalarda hakimlerin “FETÖ’cü” olduğu için iptal kararı verdiğini iddia etti. Bu açıklama bir anlamda şu an sürmekte olan davaya müdahale etmek anlamına geliyor. 
4. Bu konuda söyleyeceklerimiz buraya sığmaz. Fakat yaklaşımımızı şu şekilde özetleyebiliriz (Üyemiz Erdoğan Atmiş’ten): “Bartın Plarformunun mücadelesinin temelinde bir “çevreci hareketi” olmaktan çok, bir “yaşama sahip çıkma” hareketi olarak yerel nitelikler taşıması ve halkın geniş kesimlerine mal olması yatmaktadır. Termiksiz yaşam için verilen mücadelede Bartın Platformunun söylemlerinde termik santralin yöre halkını ne şekilde etkileyeceği basit bir dille anlatılmaya çalışılmıştır. Tarım, hayvancılık, balıkçılık, turizm, ticaret vb. uğraşanların hangi şekilde etkileneceği ayrı ayrı anlatılmıştır. Hatta yörede ikinci konutu olanların evlerinin değerlerinin yarıya düşeceği platformun söylemleri arasında yer almıştır. Konu salt çevre bozulması düzleminde ele alınmamış, sağlık ve yöre ekonomisi üzerine muhtemel etkileri de ortaya konmuştur. Öte yandan yapılan mücadelenin kısır siyasi tartışmaların, iktidar-muhalefet kavgasının gölgesinde kalmamasına özen gösterilmiştir. 
5. Üsteki yanıtımız bunu da kapsıyor.


Yüzyıllar boyu sürecek kirlilik kaynakları: Maden atıkları

  @ozer_akdemir atık havuzlarının, pasa yığınlarının, “cehennem çukurları” denilen açık ocakların büyük riskler taşıdığını vurguladığı yazı...